14 Temmuz 2020, 05:39 tarihinde eklendi

Osmanlı Devletinde Medeniyet, Kültür ve Uygarlık

Osmanlı Devletinde Medeniyet, Kültür ve Uygarlık

Osmanlı Devletinde Medeniyet, Kültür ve Uygarlık

A) Devlet Yönetimi

Egemenlik Anlayışı

Osmanlı Devleti, kuruluşundan 1876 Kanun—i Esasi’nin ilanına kadar monarşi ile yönetilmiştir. II. Mehmed Dönemi’nde mutlakiyetçi yapı güçlendirilmiştir. I. Selim Dönemi’nde ise devlet halifeliğin gelmesiyle birlikte, teokratik nitelik kazanmıştır.

Eski Türk devletlerinde görülen “Ülke, hanedanın ortak malıdır” anlayışı başlangıçta Osmanlı Devleti’nde de benimsenmiştir. Ancak I. Murad Dönemi’nden itibaren bu anlayıştan uzaklaşılarak “Ülke, hükümdarın malıdır” anlayışı kabul edilmiştir.

Bu anlayış değişikliği, devletin feodalleşmesini engellemiş, merkezi otoriteyi güçlendirmiştir.

Osmanoğulları hanedanının erkek üyelerinin tahta çıkması esas kabul edilmiştir. Ancak kimin başa geçeceği net olarak belirlenmemiştir. Her şehzade eşit şekilde tahta çıkma hakkına sahip olmuştur. Devlet adamlarının da desteğini alan şehzade, padişah olabilmiştir. II. Mehmed’in ilan ettiği Kanunname-i Ali Osman’da başa geçen kişiye kardeşini öldürme hakkı tanınmıştır. Bu şekilde devletin, taht kavgalarıyla güç kaybına uğramasını önlenmek ve merkezi otorite güçlendirilmek istenmiştir.

I. Ahmed Dönemi’nde ise bu uygulamadan uzaklaşılarak “Ekber ve Erşed” kuralı getirilmiştir. Buna göre hanedanın en yaşlı ve olgun üyesinin hükümdar olması esasa bağlanmıştır.

Not: Osmanlı tarihinde ilk kez I. Ahmet’le veraset kuralları kesinleştirilmiş ve kimin padişah olabileceği belirlenmiştir.

Kanunnâme-i Ali Osman’da şehzadelerin sancağa çıkması zorunlu tutulmuş, böylece şehzadelerin yönetimde deneyim kazanmaları sağlanmaya çalışılmıştır. Ancak şehzadelerin merkezden uzakta ayaklanma ihtimali olması gerekçesiyle I. Ahmed Dönemi’nde “Kafes Usulü” benimsenmiştir. Bu şekilde şehzadelerin sarayda yetiştirilmesi esas alınmıştır.

Kafes uygulaması, deneyimsiz ve yetersiz padişahların tahta çıkmasına neden olmuştur. Osmanlı padişahları devleti yönetir, savaşlarda ordulara komuta eder, birinci dereceden memurların atamalarını yapar, Yükselme Dönemi’ne kadar da divan toplantılarına başkanlık ederdi.

Sened-i ittifak’la birlikte padişahın yetkileri ilk kez kısıtlanmış, 1839 Tanzimat Fermanı ile de bu yetkiler bir yasa ile sınırlandırılmıştır.

Divan – ı Hümayun

Osmanlı merkez örgütünün en önemli kurumudur. Devlet işlerinin görüşülüp karara bağlandığı yerdir. Alınan kararlarda ise son söz padişaha aittir.

Not: Son sözün padişaha ait olması, Divan’ın danışma kurulu niteliği taşıdığının kanıtıdır.

Gördüğü işlere göre çeşitli isimler almıştır. Galebe Divanı, Ayak Divanı, ikindi Divanı gibi… Orhan Bey Dönemi’nde ilk kez oluşturulan Divan, II. Mahmud Dönemi’nde kaldırılmıştır. Yerine Nazırlık sistemi oluşturulmuştur.

Divan, işlevsel olarak bugünkü Bakanlar Kurulu’na denktir. Kuruluş Dönemi’nde toplantı başkanlığını padişah yürütürken, Yükselme Dönemi’nden itibaren divana sadrazam başkanlık etmiştir. Üyeleri;

– Sadrazam: Padişahtan sonra tüm devlet işlerinden sorumlu kişidir. Padişah sefere çıkmadığında “Serdar-ı Ekrem” unvanı ile orduya komuta ederdi.

– Vezirler: Devlet işlerinde Sadrazam’ın yardımcılarıdır.  Sınırların genişlemesiyle birlikte sayıları artmıştır. –

– Defterdar: Maliye işlerinden sorumlu kişiydi.

– Kazasker: Adalet işlerinin birinci derecede sorumlusuydu. Ayrıca diyanet ve eğitim işlerine de bakardı.

– Nişancı: Padişah fermanlarını hazırlayıp tuğra çekerdi. Ayrıca fethedilen toprakları kayda geçirip, tapu kadastro işlerine de bakardı.

– Müftü (Şeyhülislam): Yükselme Dönemi’nde XVI. yüzyıldan itibaren Divan’ın doğal üyesi konumuna gelmiştir. Alınan kararların ve devlet işlerinin şeriata uygun olup olmadığına karar verirdi.

– Reisü’l – Küttab: Önceleri Nişancıya bağlıyken, XVI. yüzyılda Divan’ın doğal üyeleri arasına girmiştir. Dış işlerinden sorumludur.

– Kaptan-ı Derya: XVI. yüzyıldan itibaren Divan üyeliğine kabul edilmiştir. Donanmadan sorumlu-dur.

Yeniçeri ağasının, Divan’a üye olabilmesi, vezir rütbesine sahip olmasıyla mümkündür.

B) Ülke Yönetimi

Osmanlı Devleti’nde ülke; eyalet, sancak, kaza ve köy birimlerine ayrılmıştır. Eyaletlerin başında Beylerbeyi, sancakların başında Sancak Beyi, kazalarda Subaşı ve Kadı, köylerde ise tımarlı sipahiler yönetici olarak bulunurdu.

Başkent (payitaht) özel bir yönetime sahipti. Güvenlik işlerinden Yeniçeri ağası, adli işlerden taht kadısı, belediye işlerinden Şehir Emini sorumlu tutulmuştur. Şehrin genel yönetiminden sadrazam sorumludur.

Osmanlı devlet yönetiminde en büyük birim olan eyaletler üç bölüme ayrılmıştır:

– Merkeze bağlı eyaletler (Saliyanesiz): Yöneticileri doğrudan merkezden atanırdı. Dirlik sistemine göre has, zeamet ve tımarlara ayrılırdı. Anadolu ve Rumeli eyaletleri bu şekilde yönetilmiştir.

– Özel yönetimli eyaletler (Saliyaneli): Yıllıklıdır. Gelirleri yıllık olarak iltizam usulü ile mültezimler tarafından tahsil edilirdi. Bu eyaletlerde dirlik sistemi uygulanmazdı. Yöneticilerine maaş verilirdi. Tunus, Cezayir, Yemen, Mısır ve Bağdat gibi eyaletler bu gruba dahildi.

Not: İltizam, bir bölgenin toplanacak yıllık vergisinin peşin bir bedel karşılığında toplama yetkisinin mültezime verilmesidir. Devlet, bu sistemle nakit ihtiyacını karşılayabilmiştir. Ancak süreç içinde rüşvet ve iltimasın yaygınlaşması sonucunda sistem zarar getirmiştir.

– Bağlı beylik ve hükümetler: İç işlerinde serbest, dış işlerinde Osmanlı Devleti’ne bağlıydılar. Yıllık vergi ödemek, gerektiğinde asker yollamak zorundaydılar. Yöneticileri halk arasından seçilir ve padişahın onayı ile atanırlardı. Eflak, Boğdan, Kırım gibi…

Hicaz da bu eyaletlerden biri olmasına karşın, vergi vermek ve asker göndermek zorunluluğu yoktur (Kutsal bölge).

C) Toprak Yönetimi

Osmanlı Devleti’nde toprak, iki temel bölüme ayrılırdı; devlete ait arazi (Miri) ve kişiye ait arazi ( Mülk). Ülke toprakları devlete ait kabul edildiğinden özel mülkiyet kavramı gelişmemiştir.

MÜLK ARAZİ: Her türlü hakkı sahiplerine ait arazi olup, sahibi satabilir, bağışlayabilir, vakfedebilir ve miras olarak bırakabilirdi. Mülk arazi sahipleri toprakları işleyerek elde ettikleri ürün üzerinden vergi verirlerdi. Müslümanların elindeki mülk topraklara Öşri arazi, gayrimüslimlerin elindeki topraklara ise Haraci arazi denilirdi.

MİRİ ARAZİ: Fetihten sonra doğrudan devlet idaresine alınıp, ekilip biçilmek şartıyla sahiplerine bırakılan topraklardır. Toprağı işleyenler bir çeşit kiracı konumundaydılar. Toprağı kullananlar buraları alıp satamazlar, vakfedemezlerdi. Toprak boş bırakılırsa çift bozan adıyla vergi vermek zorundaydılar. Üç yıl üst üste boş bırakılan topraklar köylünün elinden alınarak bir başkasına verilirdi. Topraklar gelirlerine göre üç bölüme ayrılmıştır.

Devletin, gerek çift bozan akçesi almasında ve gereksiz üst üste boş bırakılan toprakları alıp başka birine vermesindeki en temel etken üretimde sürekliliği sağlamaktır.

Miri topraklar gelirlerine göre bölümlere ayrılmıştır:

a. Ocaklık: Geliri, kale muhafızları ile tersane giderlerine ayrılan arazilerdir.

b. Yurtluk: Gelirleri, sınırlan korumakla görevli askerlere ve akıncılara ayrılmış topraklardır.

c. Paşmaklık: Geliri padişah kızlarına ve ailelerine ayrılmış topraklardır.

d. Mukataa: Geliri doğrudan doğruya devlet hazinesine aktarılan arazilerdir.

e. Vakıf: Geliri hayır kurumlarına bırakılan topraklardır. Cami, medrese, imarethane, hastane masrafları bu şekilde karşılanmıştır.

f. Dirlik: Geliri komutanlara ve devlet memurlarına dağıtılan arazilerdir. Gelirlerine göre bölümlere ayrılmıştır.

BİR CEVAP YAZ

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Doldurulması zorunlu alanlar işaretlendi *